![]()
![]()
Nahit Sırrı Örik'in romanından, Zeki Demirkubuz'un senaryosunu yazıp yönettiği, 2009, Türkiye yapımı Kıskanmak: Oyuncular, Nergis Öztürk, Berrak Tüzünataç, Serhat Tutumluer...
Batı giysileri içindeki şık kadınlar ve erkekler, Atatürk'ün Cumhuriyet
Bayramı kutlama telgrafını pırıl pırıl gözlerle
uzun uzun alkışlar, klasik müzik enstrümanlarıyla çalınan İstiklâl
Marşı'nı birlikte söylerler. Balonun yıldızı, 1930'lu yıllar
Zonguldak'ında, elmasları ve zamparalıklarıyla tanınan ana-oğuldur.
Beğendiği her güzel kadını elde eden 20'li yaşlardaki güzel oğlan,
maden mühendisinin güzel karısına el atmakta gecikmez. Dansettikleri
balodan sonra, film gösterimi sırasında bir araya geldikleri genç
kadını baştan çıkaran, yaşından çok ötede deneyimli oğlanla, başlarda
ipek çarşaflar üzerinde buluşan mühendisin güzel karısı, maymun iştahlı
oğlanın hevesi giderildikçe, bağ evlerinde buluşur olurlar. Bu arada,
ev(ler)in hizmetli kadrosunun yardım yataklık ettiği, mühendis ağabeyin
evlenmemiş kızkardeşinin görmezden gelip belli bir kıvama ulaşmasını beklediği
ilişki sürüp giderken, Zonguldak'ın bastonsuz yürünemeyen taşlı
yollarını çamura beleyen, dinmek bilmeyen yağmurlu günlerin
gecelerinde, yemek masası üzerini ve çevresindekileri sert gölgelerle
yanık kahve rengine boyayan oda ışığı altında, mühendis beyin iki
kadına yönelik rutin sorusu, "tatlılardan ne yiyeceğiz?".
Kor kızılı, gözaltı karası muhteşem film, Albinoni'nin Adagio'su ve, Erik Satie'nin -"abla"nın bayıldığı- 1 numaralı gymnopedie'siyle bezeli. El örgüsü hırkalar, yelekler, balo ve ev giysileri, ille de beyaz
gömlekler, karanlığı, madenci fenerinin, lüks ışığının parçaladığı boş
ahşap odalar, değişik zenginlikte eşyalarla döşeli mekânlar kusursuz,
konuşmalar ise, olması gerektiği gibi, günün sözcükleriyle yapılmakta. Acıyla dolu boş evde, ışıkta dalgalanan toz tanecikleri, -Masumiyet'ten bu yana- gıcırdayarak açılan/kapanan kapı, gelinin ilk buluşma sonrası yüzünü maskeleyen kapı pervazı, mühendisin gaz ölçümü sahnesi, -ölmekte- oğlanın kulağında(n) kurşun sesleri...
En iyi 10 Türk filmi sıralamasında başlara koyduğu Masumiyet'in
yönetmeni Zeki Demirkubuz, bu filmi ile, "abla"nın uzun zamandır
üzerinde düşündüğü, Cumhuriyet ile özgürlüğüne, onun ne olduğunu bilemeden, hazmedemeden kavuşan -eğitilmeye fırsat olmamış- kadının
tavrı, bunun sonuçları: Mühendis ağabeyinin oraya buraya gidip,
Şişli'deki evde yalnız bıraktığı kızkardeşi, özgürlüğünü, "...kokusundan yanına yanaşılmaz yanaşmaya bekâretini teslim ederek..." kullanır.
Benzer biçimde karısı da, içgüdülerine karşı koy(a)maz, kendini güzel
oğlanın kollarına atar. Bu arada, mühendis ile güzel oğlan karşı
karşıya geldiklerinde, aralarında yaşanan, -özgürlüğüne, haklarına karşın, henüz cariye- kadının
tercihinin sorulmadığı, sözkonusu olmadığı bir hesaplaşmadır. Uğruna
dövüşülmemiş her kavram gibi, özgürlük de hediye edildiğinde, -"abla"nın alçakgönüllü gözlemleriyle de desteklendiği üzere- görülen o ki, sahneye ilk koşan -tatmin talebiyle- içgüdüler... Ucun ucun, bugünkü örtünme merakının ardında da, hazmedilmemiş özgürlük, hazların tatminine yöneliş ve (dinî baskılarla beslenen) suçluluk... bulan "abla", daha sağlıklı sonuçlar için gözlemlerine devam edecektir.
2009, Türkiye yapımı, İnan Temelkuran'ın yönettiği Bornova, Bornova'nın oyuncuları, Öner Erkan, Kadir Çermik, Damla Sönmez... Bir gece önce kızkardeşinin arayıp "Hürmüz'e karşın, ikinci haftada, halâ Alkazar büyük salonda oynuyor, sakın kaçırma, mutlaka gör!" dediği, birkaç festival önce, Made in Europa'sını izleyip beğendikleri yönetmenin bu kez, başta, 46. Altın Portakal Film Festivali'nde olmak üzere ödüle boğulan filmi, "abla"ya kalırsa aldığı her ödülü hak eder.
12 Eylül 1980 mağduru TRT'ci babası solculuktan hayatın kıyısına itilirken, "o günlerde bir tek Adidas onda vardı" dedikleri oğlu, okul çocuklarına esrar satar; felsefeci arkadaşı cinsel fantaziler yazarak kirasını öder; esrar kullandığını, arada hap da attığını
söyleyen liseli kız, cinselliğini, kendisiyle evlenecek birini
kafalamak için kullanır... Hayatın bir yerinde sıkıştığı duygusunu
taşıyan, çıkış ümidi olmaksızın doğaçlama yaşayan/ölen, çocuklukları
bir arada geçmiş, orta yaşa yol alan insanların; yaşadıklarını, aynı
anda, bir diğer kişiye de anlattıkları değişik iki sahneyle zengin
film, umut vermeksizin sonlanır.
Yarattığı karamsar duyguya karşın, görülesi güzel film, gişedeki hanımın "abla"ya "beğenen de var, beğenmeyen de, ama sizin beğeneceğinizi sanıyorum" dediği kadar var.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
2009, Yeni Zelanda-ABD yapımı Yasak Bölge 9'un yönetmeni Neill Blomkamp, -"abla" hiç üşenmez, arar tarar bir fotoğraf bulur- bir beyaz! Filmin, 1948'den başlayarak uzun yıllar Apartheid acısı yaşamış topraklarda, Johannesburg'da geçen öyküsünü "en iyi bir siyah anlatabilir" diye düşünen "abla", uzun saçlı, yakışıklı, neşeli bir beyazla karşılaşınca şaşırmadan edemez.
Gençlik yıllarında gördüğü, ırkçı-ayrılıkçı rejim karşıtı Steven Biko'nun işkenceyle sona erdirilen yaşamının anlatıldığı, Richard Attenborough'nun yönettiği, Denzel Washington, Kevin Kline'ın oynadığı Cry Freedom filmi ile yüreğinde, bu ülkenin insanları için bir acı kompartımanı açılan "abla"nın, Joan Baez'in Biko'ya adadığı şarkıyı, her dinleyişinde içi kanar. Trajedinin başlangıcından 40 yıl sonra, ailenin seyahat gurusu
küçük kız kardeş Güney Afrika'ya gidip, acılı tarihin müzesini gezer.
Dönüşünde izlenimlerini anlatırken, insanların geçmişe ilişkin
tavırlarının, -"abla"ya hediye getirdiği t-shirt'ün üstünde yazılı şekliyle- "Hakuna matata!" olduğunu söyler, yani "takma kafana!"
Günümüzün 50 yıl sonrasında geçen filmde, Güney Afrika
Cumhuriyeti'nin başkenti Johannesburg üzerinde uzun süre hareketsiz
duran koca gemiye ulaşan beyazlar, siyahlar üzerinde yıllar boyu edindikleri engin deneyimle, "karides" dedikleri, -bir nedenle çaptan düşmüş- uzaylıları
tecrit ederler. Yıllar içinde aynı dili konuşup çatpat anlaşabilseler
de, bu, karideslerin yaşam kalitelerini artırmaz. Bir zaman sonra fazla
kalabalıklaştıkları gerekçesiyle bir başka kampa aktarılmaları gündeme
gelir. Bu arada çıkan olaylarda, bir itiş kakış sırasında DNA'sı
etkilenen ve hızla bir dönüşüm içine giren, işine, eşine âşık Wikus,
anında, onu uyuşturmadan kesip sırrına ulaşmak isteyen bilim
adamlarının ardına gizlenmiş paragözlerin hedefi haline gelir.
"Abla", filmde, kırmızısı bol
bilgisayar oyunlarına düşkün yeniyetme
hevesiyle yüklenmiş, aksiyon denilen, akıl
almaz şiddet, vahşet, dehşetle, gürültü patırdıyı 1979'lu yönetmenin
gençliğine verir. Kamptaki bir başka "uzaylı" grup Nijeryalılar,
onlarla karideslerin karaborsa kedi maması ağırlıklı ticaret
ilişkileri, beyazlar arasında dönen dolaplar, derinde, toprak altında
20 yıldır incelikle, sabırla damıtılagelen yakıt, DNA'ya uyumlu uzaylı
silahları, finalde sevgili eşinin kapısına, çöplükten topladığı
ıvırzıvırla yaptığı küçük çiçeği bırakan Wikus'un hüznü...
Tüm sertliği altında, bir o kadar komik film, "abla"nın beğenisini, hayranlığını bileğinin hakkıyla hakeder...
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Siyah beyaz bir fotoğrafta, siyah önlüğü, beyaz yakası ve kafasına
yakın irilikteki kolalı beyaz kurdelesi ile "abla", yaşamının ilk 23
Nisan fotoğrafında, yanında, açık renk etek ceket, beyaz
eldivenleriyle, kıvırcık koyu renk saçlı, güleryüzlü bir kadının
yanında, yüzünde ciddi bir ifade, Marmaris'in parlak güneşi gözlerini
almış, objektife bak(ama)makta...
Uyka Hanım, "abla"nın, -anne ve babasından sonra- ilk öğretmeni: Gayretli, hevesli "abla", defterinin satırlarını özenle, eğik çizgilerle, zigzaglarla, düzgün olması için insanüstü çaba harcadığı yuvarlaklarla
doldururken, bir gün, kartondan saat yapmayı beceremeyince, babası işe
el koyar; arkasına bir raptiye ile tutturduğu şişe mantarının kumanda
ettiği akrep-yelkovanlı saat, sınıfın, -büyük ihtimalle ödevi yapanın kimliği hakkında en ufak kuşku duymayan- öğretmenin beğenisiyle karşılanır. "Abla" bir zaman sonra, bu kez, kartondan soba ödeviyle eve gelir, talebini hemen aktarır, -uygunsuz bir zamana rastlamış olmalı ki- "bu öğretmeniniz de cıvıttı!" tepkisi alır. Hızı hiç de kesilmeyen "abla", -elbette babanın sonradan yaptığı-, kartondan borusundan pamuk dumanlar savrulan güzel sobasıyla okula varır varmaz, ödevini verdiği Uyka Hanım'a, "annemle babam, bu öğretmeniniz de cıvıttı, dediler" demeyi ihmal etmez.
1965 yılının, deprem sonrası Marmaris'inin sen-ben-bizim oğlan mertebesindeki
nüfusunda, üstelik ilkokulla aynı binadaki ortaokulda, öğretmen açığını
kapamak üzere, vekil öğretmenlik yapan babası ile annesi, Uyka Hanım'ın
çok geniş hoşgörü alanı içindedirler de, "abla"nın dili altında bakla ıslanmaz tavrı, büyüklerinin uzun zaman güldükleri bir hikâyeye dönüşür. Pek güldükleri bir diğer hikâye de, okul müdürü "Fethi Bey'i odasına kilitlemesi olayı"dır ki, "abla" bu konuda hiç bir şey hatırlamaz.
İlkokul ikinci sınıf ile üçün yarısını (Niğde) Aksaray'da
okuyan "abla"nın öğretmeni, seyrek saçlı, hafif aksayarak yürüyen,
ileri yaşta, yaşından çok daha ileride sevecen, hoşgörülü Cavide Hanım. O derece hoşgörülüdür ki, annesiyle babası, "abla"nın, -büyüklerin sohbetine, etkileyici bir tanıklıkla dahil olmak hevesiyle uydurduğu (kendisini çok uzun yıllar huzursuz etse de, bir türlü itiraf edemediği) yalanı- "derste çocuklardan birinin ip atladığını, öğretmenin buna hiçbir şey demediğini" duyduklarında hiç şaşırmazlar.
İlkokul üçün yarısı ile dört ve beşinci sınıf öğretmenleri, (Manisa) Soma 13 Eylül İlkokulu'nda, Remzi Bey ile Kasım Bey: "Abla" bu yılları, kıpırdanmaya başlamış hormonları etkisiyle karşı cinsi inceleyip, ilk kez,
kepçe kulaklı, ön dişleri seyrek, yanağında çok güzel bir gamze bulunan
oğlana âşık olmakla meşgul geçirdiğinden, üzerine düşeni/kendisinden
bekleneni yapıp, her kolonu, yukarıdan aşağı "beş" yazılı karne alışverişi dışında, öğretmenleri hakkında pek bir şey hatırlamaz.
Ve ortaokul birinci sınıfta, sosyal bilgiler öğretmeni, (boş) müzik derslerine de giren, yeni mezun, -40 yıl sonra karşılaştıklarında "abla"nın, aynı coşkuyu taşıdığını gördüğü, neredeyse doğuşan eğitmen- Sabri Bey. "Bu çocuk mutlaka bir şeyler olur!"
diye düşünerek Google'da öğrencilerini arayan, o arada, "abla"ya
rastlayan, Mayıs sonunda ziyaret ettiği Sabri Bey, öğretmen eşiyle
beraber, ekonomik durumu, becerileri, aklı, eğitim sistemine ayak
uyduramayan öğrencilere evlerini açıp, onların, kendilerinden daha
şanslılarla eşit duruma gelebilmeleri için gecelerini gündüzlerine
katan, hiç bir şey beklemeden verebileceğinden fazlası için didinen,
sözcüğün tam anlamıyla "öğretmen!"
Ömrü boyunca 15 yıl okula giden "abla"'nın, her birinden bir şey
öğrendiği pek çok öğretmeni olur; hiç iz bırakmadığını sandığı bir
tanesi, yıllar arasından, -neredeyse anlamsız bir nedenle- süzülür, hatırlanır. "Rastlantı" diye
bir şey olmadığını öğrenip, aklı buna yatalı "abla", öğretmen olmadan
da kendisine bir şey öğretenlere, öğretmenlerine olduğu gibi şükran
duyar.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Sabah, kuzeninin, kendisini işe gitmeden garaja bırakmasını
isteyen "abla", yaz tatillerinde, bayramlarda bir araya geldiklerinde,
eşsiz güzellikte çocukluk anıları ürettikleri; hayata, mantıklı,
sorumlu bir pencereden bakan, çocukken bile olgun haliyle akrabaların
kendisini koydukları özel yeri haketmiş sevgili kuzeniyle sarılarak
vedalaşır. Yirmili, otuzlu yaşlarından başlayarak, aralarına,
evlilikler, çocuklar, yaşam gailesi yüzünden, -yürekte değilse de, yöresel- ayrılıklar girmiştir; nasıl geçtiği hiç anlaşılmayan uzun yıllar sonunda çocuklar (ve kocalar) kendi rotalarını çizer, artakalan zamanda kuzenler yeniden buluşur. Böyle özel bir anlam da taşıyan Dalaman seferi, bir anlamda -sakin yaşamlar seçip kendilerini arayan- kuzenlerin, birbirlerini yeniden buldukları özel bir zaman olur.
Otobüsün kalkmasına bir saat var: Garajın ardındaki, yüksek
palmiye, okaliptüs ağaçları dibinde bir masaya yerleşen "abla", çay
ocağından aldığı su bardağında büyük çayın yanına bir gün önce kahvaltıda yiyemeyip paket yaptırdıkları katmeri açar, iki masa arkadaki, kuş cıvıltılarıyla süslü sohbeti dinleyerek güzeeeelce kahvaltısını yapar. "Taşrada zamanın jel kıvamı" hakkında fikri olduğundan, kasabanın ana caddesinde 40 dakikalık bir yürüyüş yapar: Bir veteriner dükkânını açan, sevgiyle yedi tane kedisi, köpekleri ve kuşu olduğunu anlatan sıcakkanlı tezgâhtar kızla -patronu gelene kadar- ahbaplık eder, garaja döner. Otobüs firmalarından birinin önünde satılan, -ithâlinin adedi yaklaşık 5 TL'yken, yerlisinin 8 tanesini 6 TL'ye- avakado satın alır, fermuarını araladığı boş bavuluna atar.
Geniş, bitek coğrafyada, Ortaca, Köyceğiz, Gökova, -çocukluk anılarında, kıvrılıp bükülerek, içleri bulanıp arada kusarak, bin zahmet tırmanıp indikleri toz kokulu-
Sakar Yokuşu, Muğla, Yatağan, Aydın rotasını izleyerek aldıkları yol,
5-5,5 saat sonra İzmir'de sona erer. Edremit Belediyesi'nin eski ama, -arada kolonya ikramı da yapılan- temiz otobüsüne, 15:30'a bilet alan "abla" yerini alır, molaya dek, aman uyuyup bir şey kaçırmamayım! diyerek dört açtığı gözleri kapanır.
Moladan sonra, yanındaki Akçay yolcusu emekli hemşire ile tutturdukları, Dünya yaşamında yapıp ettikleri konulu sohbet sürerken, ego'su Sebastian "içerden" lâfa girer: "Yoğurt!" Sebastian,
"abla"nın hizmetinde olması gerekirken, birlikte yaşadıkları binlerce
reenkarnasyon içinde nasıl yapıp ettiyse, "abla"yı parmağında oynatır
hale gelmiş ego'sunun adıdır. Bunu keşfeder etmez, "abla"nın, hizmetkârın ego olması gerektiği bilinciyle, ilişkileri/hiyerarşiyi belirlemek için -sinemanın, katil, uşak Sebastian! klişesinden ilham alarak- Sebastian
adını verdiği ego'su, gönül bölgesinde barınır, yaklaşık pigme
boyundadır, beyaz tek askılı keten bir elbisesi, kel kafası ve sürmeli
gözleriyle eski Mısırlı rahipleri andırır.
İleri yaşta evlenmiş, iki yetişkin çocuk sahibi, dengeli, huzurlu bir yaşam sürdürmüşe benzeyen hemşire "abla"nın -görece- fırtınalı yaşamını şaşkınlıkla dinlerken Sebastian'ın, sessiz "yoğurt!"
ısrarı sürer: Dönüşünde, yola çıkmadan haşladığı aşurelik buğdayı,
kavurduğu bir baş soğanla karıştırıp, yoğurt ekleyip kuru nane serperek
-tarifini aldığı sevgili arkadaşının adıyla Sülün Hanım Yemeği yapmak üzere gereken "yoğurt!"...
Akşam karanlığında, sert Poyrazın da etkisiyle terkedilmişe
benzeyen Karaağaç'ta yoğurt bir yana, "abla", kendisini 5 km ötedeki
yazlık sitedeki evine götürecek taksi bulsa, ne devlet!
Çok
haklı nedenlerle ayrılmaları gerekli, hatta zorunlu iki sevgili gibi,
"abla", Sebastian'ın dayatmalarına direnmeye çalışırsa da, yüreğinin
içinden bilir ki; taş devrindan bu yana birlikte yaşadıkları binlerce
doğma-ölme-yeniden doğma... süresince, Sebastian zamanında ve yerinde,
gerekli, zorunlu, hatırlatmalar, dayatmalarla önlemler al(dırar)arak
"abla"yı hayatta tuttu. "Yiyeceğinin tümünü yeme!" dedi, "akşam iniyor, barınacak bir yer bul" ya da "kış geliyor, barınağını sağlamla..." ve "sonunda acı var, âşık olma!.."
Tanrı'nın bir parçasını -DNA'sında- taşıdığından emin
kendisi ile buluşup birleşme sürecinde "abla", oturduğu yerde bitkin
düşmesine neden olan, ego'sunun dürtmeleriyle durmaksızın dolanan
zihnini yakaladığında, yüreği eski hizmetleri dolayısıyla şükranla dolu, "yeter koşuşturup durduğun, biraz otur dinlen!" diyerek, şefkatle, tahta masası yanındaki ahşap iskemleye oturmaya çağırdığı Sebastian'ı emekli etmesi gerektiğini bilir.
Ve ne mutlu, "abla" bunun yalnızca, bir zaman meselesi olduğunun bilincindedir.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Kasım'ın, hafif bulutlu, serin birinci günü, batıya yönelen kuzenler, Sarıgerme'ye giderken, Ortaca yönünden sağa saparak ulaştıkları Şadırvan'da kahvaltı molası verirler. Bir portakal ağacının meyve yüklü dalları altına oturur, yine yok!'un yok, olduğu dört dörtlük bir kahvaltı yaparlar.
Dalaman'ın bulunduğu Akdeniz Bölgesi'ni, Ortaca'nın bulunduğu Ege Bölgesi'nden ayıran Dalaman Çayı'nı geçer, doğanın bir başka hediyesi Sarıgerme'ye ulaşırlar.
Ailenin seyahat gurusu küçük kız kardeş, "80'li yılların sonunda arkadaşlarıyla Sarıgerme'ye geldiklerini, içecek su bulamadıklarından yörenin ismini Sakıngelme! şeklinde değiştirdiklerini" anlatır. Oysa, "Abla"nın Dalaman'da da gözlediği gibi,
alçak binalar arasından geçen, geniş ızgara planlı cadde ve sokaklarla
düzeyli biçimde yapılaşan kasabaları birbirine bağlayan düzgün geniş
yollar, o günlerden bu yana bölgede, başta bilinç, çok şeyin
değiştiğini göstermekte...
Bir ucuna, önünde, beyaz göbekleri güneşe bakar durumda serili yabancıların yattığı oteller dizili, geniş, uzun, ince kumuyla muhteşem güzellikteki doğal plajın iç kısımları, şimdilerde toplanıp üstüste yığılmış ahşap masa-sıra gruplarıyla, çam ağaçı gölgeli güzel bir mesire yeri. Büfe, ilk yardım kabini, çeşmeler, zakkumlar arasındaki tuvaletler, -"abla" kalabalık mevsimde nasıl olduğunu kestiremese de- belli bir standart sergilemekte...
Çaylarını içip yola dökülen kuzenler, Fevziye Köyü'nden sapar, üzerinde düzgün bir el yazısıyla sadece KÜKÜRT
yazan tabelayı izleyerek 5-6 km. sonra kaynağa ulaşırlar. Tepenin
dibinden kaynayan kötü kokulu 30 derece sıcaklıktaki su, genişletilerek
açılmış havuzu, turkuaz rengi suyla doldurmuş. Arazinin sahibi, kuzenle
tutturduğu sohbete göre, Dalaman'daki yeni PTT binası yapanlardan...
Suyun dereye dönüştüğü ucu üzerinden, salaş asma köprüyle kayalar
arasındaki gözeye varıp fotoğraflayan üçlü, havuzun, üzerine hasırlar
serili sekilerin bulunduğu diğer kenarında oturur, suyun sıcaklığı sayesinde kışın havuza girmenin keyfini konuşurlar.
Günün son durağı, gürbüz, bakımlı ineklerle dolu bölümü ardına, göz alabildiğince yayılmış narenciye bahçeleriyle Dalaman Devlet Üretme Çiftliği: Bir zaman sonra, verimli güzel toprakların golf sahası olması olası çiftliği geçen uzun -çıkmaz-
yol, askeriyeye ait kısmın bitiminde, bir sürpriz yaparak denize varır:
Birer metreküp büyüklüğündeki saplı beton bloklarla bilimkurgu mekânına
benzeyen mendireğin karşında Eşek Adası var. Ötesi, Akdeniz ve Libya...
Askerî bölgenin ardında kalan Dalaman Havaalanı'na inen iki
uçağı izleyen kuzenler eve dönerler. İyi ev sahibesi kuzenin
hazırladığı balık yenir, yeniden arabaya binilir, gece yolculuğuyla
İstanbul'a dönecek küçük kız kardeşi yolculamak üzere -lojmanlardan 5-6 km ötedeki- Dalaman'a, otogara gidilir.
Sonunda, araba fikrine her daim muhalif "abla" hak verir, araba olmasa bu kadar yer görmek, günü, bunca verimli değerlendirmek mümkün değil!
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı